Şükrü Paşa

Tarihe “Edirne Müdafii” olarak geçen, merhum Mehmet Şükrü Paşa adına yapılan anıtın ilk temeli 22 Haziran 1984 yılında atılmış ancak yapı belli bir seviyeye geldiğinde, mühendislik hataları nedeniyle çökmüştür.
14 yıl bu durumda kalan anıt, dönemin askeri komutanları Çetin Erman ve Zafer Özer Paşalarca yeniden ele alınmış; yeni bir proje çerçevesinde 4 ay içinde tamamlanarak 27.07.1998 tarihinde açılışı yapılmıştır. 31 Temmuz 1998 tarihinde Mehmet Şükrü Paşa’nın naaşı İstanbul Merkez Efendi Mezarlığı’ndan alınarak anıt mezara nakledilmiştir.
Anıt kompleksinin 16 bin m2’lik bölümü Anıt; 3 bin m2’si oturma grupları ve otopark, 10 bin m2’si ise yeşil alan durumundadır.

Edirne Müdafaası
Meşrutiyetle birlikte değişen iktidarla tecrübesiz kişiler iş başına geçince, devleti felâkete götürecek büyük hatalar yapıldı. Bu kişiler, tecrübeli devlet adamlarının ikazlarına kulaklarını tıkadılar; yıllar öncesinden alınan tedbirleri hiçe sayıp, Rumeli’ndeki yetişmiş en iyi 120 tabur askeri terhis ettiler (bu birlikler Balkan Savaşı sonrasında bile toplanamadı). Hattâ bu kişiler, düşmanların aralarında ihtilâflı konuların çözümüne de farkında olmadan yardımcı oldular ve onların aleyhimize ittifak etmelerine zemin hazırladılar.

1912 Ekim’inde büyük felâketin habercisi olan Balkan Savaşı başladı. 19. yüzyıl içinde bağımsızlıklarını ilân eden Balkan milletleri el ele vererek Devlet-i Âliye’ye ait olan her şeyi yok etmeye başladılar. Asırlar önce medeniyetle tanıştırdıkları milletler tarafından katliamlara mârûz kalan Evlâd-ı Fatihan ise, can derdiyle Anadolu yollarına düştü.

Düşman orduları Çatalca’ya kadar ilerledi ve gözünü İstanbul’a dikti. Devlet-i Âliye’nin Rumeli’deki toprakları çoktan paylaşılmıştı. Bozgun üstüne bozgunların yaşandığı böyle bir zamanda Edirne’yi müdafaa etme vazifesi Mehmet Şükrü Paşa’nındı. Şükrü Paşa’ya verilen yazılı emirde, Edirne’nin muhtemel bir kuşatma hâlinde, yalnız kırk gün müdafaa edilmesi istenmişti. Oysa Şükrü Paşa burada 5 ay 5 gün direndi.

Yokluk ve sefaletin kol gezdiği, yiyecek olarak sadece süpürge tohumlarının kaldığı, cephanenin bittiği o günlerde Şükrü Paşa’nın hâl ve tavırları herkese cesaret kaynağı oldu. Cephede can pazarı olmasına rağmen o tebliğler yayımlayarak halka moral verdi. İmkânsızlıklar içinde hiç şikâyet etmeden sadece vazifesini yapan Şükrü Paşa’nın söylediği bu sözler, yiğitliğin âdeta tarifi oldu. Etrafında hâlelenen askerlerin her biri bu inançla düşmana mukavemet edince, Edirne Müdafaası tarihe altın harflerle yazıldı. Bu kahramanlığa düşman bile hayranlığını gizleyemedi.

Şükrü Paşa’nın Edirne’de imkânsızlıklar içinde yapmış olduğu müdafaa, o dönem âdeta bir ümit adacığı teşkil etti. Çünkü savaşın ilk günlerinden itibaren bütün cephelerden bozgun haberleri gelirken, teslim olmayan, bozguna uğramayan sadece Edirne vardı. Bu direniş milletin mücadele azminin canlı kalmasını sağladı, imkânsızlıklar içinde de bir şeylerin yapılabileceğini gösterdi.

Şükrü Paşa ecdad yâdigârı eserlerin zarar görmemesi için, teslim olup, esir olsa da, yaktığı ümit meşalesi sayesinde, birkaç ay sonra 2. Balkan Savaşı’yla Meriç nehrine kadar olan topraklar geri alındı. Düşmanlarını bile hayrete düşüren bu büyük kumandanı, Bulgar Kralı ayakta karşılamış, özür dileyerek kılıcını iade etmişti. Fransızlar ise hayranlıklarının ifadesi olarak şeref kılıcı ve içinde binlerce imza bulunan altın bir kitap hediye ettiler. Avrupa’nın insaflı kalemleri bu destanı gazetelerinde neşrettiler.

Balkan Savaşı sonrası
Plevne kahramanı Gazi Osman Paşa kadar tanınan bu büyük komutana bütün dünyada hayranlık ve hürmet gösterileri yapılırken, altı aylık, itibarlı, Bulgar yaverli ve otomobil tahsisli bir Sofya esareti sonunda, İstanbul’a dönerken yapılan muamele çok enteresandır: “Paşa, halk seni linç edecek!” uydurması ile huduttan itibaren perdeleri indirilmiş bir vagonla; Sirkeci Garı’ndan Şişli’deki evine kadar ise, kapalı faytonla getirilen bu büyük asker âdeta kendi memleketinde esareti yaşadı.

Şükrü Paşa, Edirne Müdafaası sırasındaki kötü hava şartları neticesinde yakalandığı siyatik hastalığının tedavisi için gittiği Bursa kaplıcalarında zatürreye yakalandı ve 5 Haziran 1916 tarihinde İstanbul’da vefat etti.

Hayatının son döneminde çeşitli sıkıntılar yaşayan Şükrü Paşa’nın, kadir ve kıymeti ölünce anlaşıldı. Osmanlı’nın Birinci Dünya Harbi’ndeki müttefikleri olan Alman, Avusturya ve Bulgar kıt’alarının da iştirak ettiği organize ettiği bir cenaze merasimiyle Şükrü Paşa’nın naaşı, zamanın Padişahı Sultan Beşinci Mehmet Reşat tarafından yaptırılan, Merkez Efendi Mezarlığı’ndaki mütevazı kabre defnedildi. Şükrü Paşa’nın Edirne’deki anıtı 27 Temmuz 1998’de açıldı. Şükrü Paşa’nın Merkez Efendi Mezarlığı’ndaki naaşı açılıştan üç gün önce (24 Temmuz 1998 ) alınarak Edirne’deki anıt mezara konuldu. Böylece 85 yıllık ayrılıktan sonra Şükrü Paşa ve Edirne tekrar buluştu.

Yıllar sonra kalbleri hedef alan taarruza karşı müdafaayı bu defa onun pak neslinden, Üç Şerefeli Camii’nin penceresinde ızdırap soluklayan biri yüklendi. Bu gönül insanı, o günkü cephelerdeki bozguna karşılık kalblerdeki bozgunu sona erdirmek için, bayrakla temsil edilen, imanlı nesillerin diriliş hareketini Edirne’de başlatarak bütün insanlığın kalblerindeki kaleleri müdafaa için yollara düştü. Etrafında hâlelenen yiğitler de tıpkı Şükrü Paşa gibi yârdan ve serden geçtiler. Onlardan bazıları da serhat şehrinde ona komşu oldular. Karargâhından dışarı çıkıp baksa tepenin eteklerinde görür onları.

Ruhun şâd olsun büyük asker, büyük insan!

“Düşman hatlarımızı geçtikten sonra ölürsem, kendimi şehit kabul etmiyorum. Beni mezara koymayın. Etimi itler ve kuşlar çeke çeke yesinler. Fakat müdafaa hattımız bozulmadan şehit olursam, kefenim, lifim ve sabunum çantamdadır. Beni bu mahalde gömeceksiniz ve gelen nesiller üzerime bir âbide dikeceklerdir.”